Eski okurlar bilirler, Ulaş Özdemir Roll`un ağır toplarındandı.
Gel zaman git zaman dede sazını kucakladı, müzik âlemine bir daldı, pîr
daldı, "stüdyodayım", "konserdeyim" diyerekten telefonlarımıza bile
çıkmaz oldu. Yaptıklarını (etnomüzikoloji tahsili, Kalan Müzik`te
prodüktörlük, film ve dizi müzikleri, eşlikler, albümler) görüp "helal
olsun" demek düştü bize. Ulaş`la son albümü "Bu Dem"i konuştuk.İkinci albümün “Bu Dem”de sekiz deyiş okuyorsun. Deyişle
türkü arasındaki temel fark nedir?
Türkü dendiğinde kutsal ya da dini içeriği olmayan, gündelik
konularla ilgili folklor malzemesi anlaşılıyor. Deyiş dediğimiz
şey, gündelik yaşamla ilgili de olabilir, ama temelde Alevi-Bektaşi
inancının temel kavramlarıyla ilgili şiirler. Kimileri nefes
diyor buna. İkisi aynı aslında: “Bektaşi nefesi” ya da
“Alevi deyişi”.
Deyiş dendiğinde illa müzikli bir form anlaşılmıyor
galiba?
Alevi-Bektaşi müziğinin temelinde söz ve saz birbirinden ayrı
değil. Âşığın ve söylediği sözün kutsiyeti de
oradan geliyor. “Âşığın sözü, Kuran’ın özü”
diye bir laf var. Deyişin içindeki tek bir kelimede Kuran’ın o bütün
sayfalarının özeti var. Alevi-Bektaşiler deyişlere bu gözle
bakar.
Bugün de isteyen herkes deyiş yazabilir mi Yoksa belirli kişilere
mahsus bir özellik mi?
Herkes yazabilir. Bu inanç ve kültürün hepsine Alevi-Bektaşiler
“yol” diyor. Alevi anne ve babadan doğmanın ötesinde bir şey
bu. Yoldaki herhangi birisi deyiş yazabilir, ama “ben yazdım oldu”
gibi olmuyor. Bu demin içinde, bu muhabbetin içinde pişmekle alakalı.
O muhabbeti yaşadıkça, bir yandan usta malı deyişler söylerken
–mecburen usta malıyla başlıyorsun– kendi dile getirdiğin
sözler de oluyor. Bazen doğaçlama çıkıyor muhabbet anında.
Dertli Divani’nin çok meşhur bir deyişi var “Altım üstüm
kaç kuruşluk” diye. Aslında o deyişi bir muhabbette doğaçlama
okumuş, kendi bile hatırlamıyor. Daha sonra hatırlattıklarında
aklına geliyor ve albümüne koyuyor.
Sen hiç deyiş yazdın mı?
Kendimce söz yazıyorum, ama bunları muhabbet ortamlarında
okumuyorum, daha çok usta malı okuyorum.
Pir Sultan Abdal örneğinden gidelim. Bugün Pir Sultan’ın diye
bildiğimiz deyişlerin sözü gibi müziği de kendisine mi ait Pir
Sultan elinde sazı olan birisi mi?
Evet, bu ozanların büyük kısmı saz çalıyor, ama saz çalmayan,
sadece söyleyen pek çok ozan da var. Pir Sultan Abdal deyişi okunurken
icra edilen müzik Pir Sultan Abdal’ın okuduğu müzik değil.
Onu icra eden dede bir gün bir ezgiyle, ama ertesi gün bambaşka ezgiyle
okuyor. Bütün Alevi-Bektaşi albümlerinde duyduğun müzikler, bana
sorarsan anonim özellikli. Halkın içine işlemiş melodilerdir ve
farklı sözler o müziklerin üstüne biner. Bu konu arkeoloji gibi bir
şey olmadığı için, ne kadar eski olduğuna dair veri
yok elimizde. Dolayısıyla derlediğim ezgilerin hiçbirinin altında
müzik yazmıyor. Yöre yazıyoruz, Maraş yöresinden aldığımızı
söylüyoruz, ama bunun müziği Pir Sultan’ındır, Sıtkı’nındır,
Sadık’ındır diye bir şey yok. Alevi-Bektaşi şiirinde
sözler nettir, çünkü mahlaslıdır. Fakat müzik kısmının
anonim kabul edilmesi ve kimsenin bundan bir telif istememesi lazım.
Mesela Aşık Mahzuni gibi günümüzün ozanları da dahil mi
buna?
Evet, herkes. Varolan bir eserin ufak tefek sağını solunu değiştirmişsindir,
ritmik yapısını bozmuşsundur, sözle birlikte bambaşka
bir hava katmışsındır. Bu olabilir. Herkesin kendince bir müzik
dünyası var, ama temel kaynağı hep Alevi-Bektaşilerin yaşadığı
yörelerdeki müziklerdir. Davul Sulari atı Küheylan’a binip çok
gezermiş. Hatta Uğur Dündar için TRT’ye kadar geliyor program
yapmak için. Bazı ezgilerinde bayağı Azeri müziği gibi
deyiş okuyor, çünkü Azerbaycan’a gitmiş. Arap müzikleri gibi
ezgiler okuyor, çünkü Irak’a gitmiş. Gittiği yörelerden
etkilenmiş. Direkt Alevi-Bektaşi müziği formlarında olmayan
Alevi deyişleri var, mesela 9/8’lik oyun havası ritmiyle semahlar
var. Müzik çok dinamik bir şey. Yaşadığı coğrafyadan
etkileniyor. Çaldığın saz coğrafyanın ağacına
göre şekilleniyor… Keşke o toplanan telif paraları başka
bir şeye hizmet etse. Cilt cilt Alevi-Bektaşi kitapları yayınlansa
mesela...
Bu albümde Fuzuli’den bir deyiş okuyorsun. Hayatında Maraş’a
ayak basmamış birinin eserini, öldükten 500 yıl sonra Maraş’ın
Kantarma köyünden derliyor olman biraz tuhaf değil mi?
Tuhaf değil. Mücrimî kitabını yaparken de aynısı oldu.
Doğal olarak Mücrimi’ninyaşadığı yörelerden, Maraş,
Adıyaman, Malatya’dan bir sürü bilgi topladım. Fakat 1937 yılında
Muğla Halkevi dergisine, Mücrimî’nin bir cönkte yeralan 13 tane şiiri
bulunmuş ve konulmuş. Şimdi Muğla neresi, Maraş neresi!
Mücrimî en fazla Hacı Bektaş’a gitmiştir, Muğla’ya
gitmemiştir. Muhtemelen bir ozan o şiirleri aldı, Muğla’ya
götürdü. Sonra 1950’lerde İlhan Başgöz tarafından yapılmış
Erzurumlu dedelerin kayıtlarını dinledim, orada da Mücrimî’den
eserler vardı. Demek ki, birileri Erzurum’a kadar götürdü o şiirleri.
Bu çok enteresan. Pir Sultan Abdal, Fuzuli ünü dünyaya yayılmış
ozanlar. Ama Mücrimî kendi döneminde o kadar da popüler bir adam değildi.
Sadece kendi yöresinde biliniyordu. Muhabbet dediğimiz, işte böyle
bir şey. Dedelik, ozanlık, âşıklık hepsi gezginlikle
alakalı. Zamanında Bektaşi dergâhları aynı zamanda
birer okulmuş, hatta “irfan mektebi” diyorlar. Bu mektepler muhabbetin
kendisi, insanların birbirleriyle paylaşım girdikleri bir ortam.
Aynı zamanda edep, erkân öğrenimi var. Orada bütün büyük ozanların
hemen hemen bütün cönkleri, kitapları, divanları bulunuyor ve
insanlar okuyor. Nesimi Divanı bütün Alevi dergâhlarında vardır.
Zamanla dergâhlar işlevini yitirince, köyün cemevinde, köyün dedesinin
evinde bu kitaplar toplandı. Bu devran bir şekilde dönüyor. Hz.
Ali’nin söyledikleri, İmam Cafer’in buyruğu sürekli dolaşımdadır,
muhabbetlerde açılıp okunur. Fuzuli’nin “Saadete Ermişlerin
Bahçesi” her Alevinin evinde vardır.
Fuzuli’nin “Beng-ü Bade”si de bilinen bir eser mi Esrar ve şarabı
anlatırken, esrar ve şarap metaforlarıyla farklı toplumsal
yapıları karşılaştırıyor?
“Beng-ü Bade”nin pek bilindiğini sanmam. Ama şarap, yani bade, özellikle
Balkanlardaki Bektaşiler arasında bir simgedir. Zevk ve eğlence
gibi değil, muhabbeti güzelleştirecek bir simge olarak o demden
herkes, kadınlı erkekli, birlikte birer yudum alır ve bırakır.
Bir sarhoşluk vardır, ama anladığımız manada değil,
“aşkın badesini içiyoruz” manasında. O aşk dediğimiz,
bu yola, bu muhabbete olan sevgidir... Ortodoks bir müslümanın kesinlikle
reddedebileceği şey bu tabii. Kaygusuzun da buna benzer özelliği
var. Esrara kaygusuz denir. Aynen dem gibi, muhabbeti güzelleştirecek bir
simge olarak bazı yörelerde kullanılmıştır. Bugün o
özelliği yitmiş vaziyette, ama zamanında birçok Alevi-Bektaşi
ortamında kaygusuz içildiğini biliyoruz. Yaşlılar içerlerdi.
Kaygusuz Abdal’ın esrarla bir bağlantısı var mı?
İsminin esrardan geldiği söyleniyor. Kaygusuz Abdal ne kadar esrar içerdi
bilmiyoruz tabii. Çok önemli bir derviş, aynı zamanda çok büyük
bir ozan. Tahminen 14. Yüzyılda yaşadığı ve Alanya
Beyi’nin oğlu olduğu biliniyor. Abdal Musa’nın yanında
yetişmiş, Mısır’da bir Bektaşi tekkesi kurmuş,
orada ölmüş ve geride inanılmaz şiirler bırkmış
büyük bir insan: “Kıldan bir köprü yapmışsın / Gelsin
kullar geçsin diye / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen sen geç
Tanrı.” Kimisinin Tanrı’ya başkaldırma dediği bu
tip dizeleri aslında Enel Hak anlayışının uzantısı.
Tanrıyla öyle bir sohbet ediyor ki, arkadaşı, dostu gibi.
Seviyor, ama yeri geldiğinde yerin dibine vuruyor. İronisi de,
tassavvuf yönü de güçlü, çok büyük bir şiiri var Kaygusuz’un.
Dili de müthiş kıvrak.
İçki ibadette, yani cemde mi içiliyor, yoksa muhabbette mi?
Muhabbette Alevi-Bektaşiler kadınlı erkekli içer demi. Özellikle
Bektaşi cemlerinde ibadet içinde de dem alınır. Bektaşi kökenli
Derviş Kemal “bu dem bizi insan etti” diyor mesela. Onun bir şiirinin
dört dizesini albümün iç kapak yazısında kullandım: “Biz
demleri derman bildik / özümüzü demle sildik / gördüğünüz hale
geldik / bu dem bizi insan etti.” Burada hem zahir, görünen anlamda demden
bahsediyor hem de batın, ezoterik anlamda diğer demden, yani
“zaman”dan, “an”dan, muhabbetten bahsediyor. Biz içerken, özümüzü
bununla siliyoruz ve sarhoş olmuyoruz, insan oluyoruz!
Sen
niye “Bu Dem” koydun albümün adını?
İlk albümü yapalı 10 yıl oldu. Derleme yaptığım
o zamanlardaki muhabbeti İstanbul’da kaybetmiş vaziyetteyken, son
üç-beş yıldır tekrar içine girdim. Bazı tesadüfler oldu,
bazı insanları tanıdım. Bir derlemeci olarak değil de,
direkt çalarak söylerek o muhabbeti tekrar yaşamaya başladım.
Değişik yörelerde –Almanya, İngiltere, Urfa, Adıyaman ya
da Maraş’ta– bu muhabbeti, bu demi, bu cemi sürdüren erdemli kişilerle
kaynaştıkça, bu kişilerin büyük kısmının ilk
albümü dinlediklerini gördüm, söylediğim deyişlerin hepsini
ezbere biliyorlardı. O insanlara karşı kendimi sorumlu hissettim.
Ozanların yaptığı gibi, o malzemeyi taşıyanlardan
biriyim. Belki kendi eserlerimi yazmıyorum ama, o devranı sürdüren
çarklardan bir tanesiyim… Bu bende bir baskı yaratmadı, tam tersine
şevk uyandırdı. “Bu Dem” albümünde arkeolojik bir malzemeyi
alıp sunuyor değilim, meğersem bu dem gerçekten sürüyormuş,
bunu söylemeye çalıştım.
Tahmin etmiyor muydun sürdüğünü?
Kendi yöremde bitmişti. Maraş yöresi Arif Sağ’dan Sabahat
Akkiraz’a kadar bugün Alevi-Bektaşi müziği yapan insanlar için çok
zengin bir yer. Mahzuni, Nurşani, Meçhuli, Melulî, Mücrimî gibi ozanların
yanı sıra Tacim Dede, Mehmet Mustafa Dede, Sadık Hüseyin Dede
gibi bu yüzyılın en önemli kaynak kişileri hep o yöreden çıktı.
Ama o muhabbet bir sürü nedenden dolayı bitmişti. Muhabbet derken
hem cemi kastediyorum, hem dem kısmından bahsediyorum. Ben son demine
yetişmiştim. O yaşlı insanlarla yoğrulmuştum.
Şimdi bir kısmı çok yaşlandı, bir kısmı da
öldü…
Albümün başında, ortasında ve sonunda “Dem”, “Bu
Dem” ve “Her Dem” isimlerinde, sazla çaldığın üç enstrümantal
parça var. Neden böyle kurguladın albümü?
Albümün girişindeki “Dem”, dede sazıyla çaldığım
bir üvertür, bir önsöz. Sonra deyişleri okuyorum ve curayla “Bu
Dem”i çalıyorum. Bir dem olarak başladı, sonra bu deme geldik
ve gönlüm istiyor bu muhabbet, bu coşku her dem sürsün… Sazla
eserlerin arasındaki bağa vurgu yapmak istedim… Albüm çıktıktan
sonra Âşık Daimi’nin bir şiirine rastladım. Şöyle
demiş: “Kendi ahvalimle okur yazarım / Hakikat gülünü derdiğim
bu dem // Mürşidi kamilden himmet istedik / Hakkın didarını
gördüğüm bu dem.” Aynen benim yaptığım vurgu gibi, ânı,
soluğu imliyor: “Daimi`yim alem binişan oldu / Çok şükür bu
iller ürüşan oldu / Gönlüm ağlar iken şaduman oldu / Yareme
merhemi sardığım bu dem.”
Verdiğin solo konserlerde repertuarında neler var?
“Ummanda” albümü var, “Bu Dem” albümü var. İkisinde de olmayan
ama yine deyiş olarak söylediğim pek çok eser var. Dede sazımı
alıp çıkıyorum, 40-50 dakika çalıp söylüyorum.
Avrupa’nın bir sürü şehrine gittim. Anadolu’da da gitmediğim
yer kalmadı. Konser formatımız zamanla değişti. Söyleşili
konserler yapıyoruz artık. İnsanlar bir yandan da sohbet etmek,
deyişlerin içine girmek, sazla sözle ilgili sorular sormak istiyorlar.
Ben de uzman değilim. Konuştukça öğreniyorum, ben de soruyorum.
Karşımda yaşlı insanlar oluyor, ama gençleri de görmek
istiyorum. Eski bir sazla eski havaları çalıyorum, ama genç bir adamım.
Bir süre sonra farkettim ki, yurtdışında da, Türkiye’de de
hem inanç hem kültür kısmına meraklı ve kafası biraz daha
açık bir Alevi gençliği var kızlı erkekli.
Şu eski sazından bahsetsene biraz?
“Ummanda”da çaldığım sazı dedemden almıştım.
“Bu Dem”deki ve konserlerdeki saz, yine aynı ustanın –Kilisli
Arif usta– yaptığı, ama başka bir akrabamdan gelen bir saz.
70-80 yıllık sazlar bunlar. Aslına bakarsanız sahnede çalmaya
öbür sazlar daha elverişli. Dede sazı V şeklinde. Kucağına
alacaksın, karın boşluğuna girecek, onu hissetmen gerek.
Yerde oturarak çalıyorsun. Tercihim konserlerde de tıpkı
cemlerde olduğu gibi yerde oturmak. Dizlerimi kırabileceğim bir
yerde daha rahat ediyorum. Ama ne yazık ki her konser buna elverişli
olmuyor.
Artık dede sazı yapan usta kalmadı mı?
Bir Elbistan’da, bir de Elazığ’da iki arkadaşımız
var. İkisinin de adı Mehmet. Özellikle Elazığ’daki arkadaşımızdan
hemen her ay 5-10 saz getirtmeye çalışıyorum. Tanıdığım
bütün müzisyenlere birer tane o sazdan aldırdım. Dede sazı
gibi oyma sazlarda dut kullanılıyor, artık hem dut fazla yok hem
de oyma işi zor bir iş. Yaşlı kuşak dedeler bile artık
normal bağlama çalıyor. Benim derdim, en azından insanlar görsün,
kayda geçsin. Bir de küçük cura var, iki telli, albümde kullandığım,
ruzba diyoruz buna. Curayı hiç çalan yok. Farklı bir tınıyla,
biraz Erdal Erzincan çalıyor kayıtlarında. En son Nesimi Çimen
çalıyordu. Hasret Gültekin de çok meraklıydı. İkisi de
Sivas’ta öldü, bitti bu iş.
Yaşlı insanların karşısına bu sazla, bu sözle
çıktığında şaşırıyorlar mı?
O acayip duyguyu çözemedim. O tını onları geriye götürüyor.
İlk başlarda zaman algımı ben de kaybediyordum. Zaten olduğumdan
da küçük gösteriyorum. Sesi bas olan bir tip de değilim. Bir yandan da
çaldığım havalar eski havalar. Ben bile kendimi tuhaf
hissediyorum. Onlar nasıl hissediyor allah bilir. Cemde “eşikteki de
beşikteki de bir” denir, kimse ayırdedilmez. Bu kod beynimin bir köşesinde
beni rahatlatıyor.
Deyişlerden oluşan bir albümü “dinî müzik” olarak tarif
edebilir miyiz Sen dinî müzik mi yapıyorsun?
Dini albüm, dini müzik diye bir sınıflama var mı, bilmiyorum.
Bu albümleri Alevi-Bektaşi toplumu için yapmıyorum sonuçta. Bir
propaganda ya da misyoner bir faaliyet değil. Bulunduğumuz muhabbet
ortamında sadece Alevi-Bektaşiler yok, Sünni arkadaşlar da
oluyor. Başka bir müzik yapmayı bilmiyorum. İlk başladığım
zamanlarda “bırak bu işleri, Alevi ayaklarını” diyenler
daha fazlaydı. “Tamam, güzel, bunu bir zamanlar dedeler okudu, biz bugünün
hayatına bakalım” diyenler hâlâ tek-tük oluyor. Her dinin içinde
bir yaşam biçimi, bir kültür var. “Alevilik nedir”in tek bir cevabı
yok. Tek başına din mi, mezhep mi, inanç mı, kültür mü,
sosyal bir ortam mı, bu sorulara verebileceğim tek bir cevap yok,
kimsenin de verebileceğini sanmıyorum. Bu da bence bir güzellik. Daha
da ötesi zenginlik. Sosyal yanı güçlü olduğu için gerçekten de
bu dem yaşanıyor.
Alevilikte müzik gündelik hayatın önemli bir parçası değil
mi?
Hem de çok önemli. İki Alevi biraraya geldiğinde müzikle kaynaşır.
Âşık Mahzuni’yi niye “Alevicilik” yapmakla suçluyorlardı
bir zamanlar?
Mahzuni genellikle sosyal konulardan bahsederdi ama, mesela İmam Hüseyin’le
ilgili çok ağır deyişleri de vardı. “Alevicilik yapmak”
daha dinsel şeylerden bahsetmekti ve bu sola iyi gelmiyordu. Soldan
bakarsak, Kerbela’da öldürülen İmam Hüseyin baş eğmeyen bir
yiğittir. Aleviliğin böyle isyan eden, hiçbir zaman baş eğmeyen
bir yanı var. Pir Sultan Abdal, Kalender Çelebi inancı uğruna
kafasını kılıçın altına koyabilecek insanlar. Sol
bunun sadece muhalif yanını görürken Mahzuni Şerif, Feyzullah
Çınar gibi bazı ozanlar dinsel yanına da vurgu yaptılar. Bu
da Alevicilik yapmakla eşdeğer görüldü. O dinsel vurgu sola iyi
gelmedi. Nitekim ‘70’lerde bizim yöremizdeki dede çocukları ya da
Aleviliğe daha yakın ailelerin çocukları hep solla haşır
neşir oldular ve arada ciddi bir uçurum doğdu. Asıl kopukluk
orada başladı. Çocukların babalarına “sen şeyhlik
yapıyorsun, bu dedelik, pirlik de nereden çıktı” dediğini
biliyoruz. Zamanla, solun iyice unutulmaya başladığı, Alevi
örgütlenmelerin arttığı dönemde, eski solcu denilen bu
insanlar Alevi derneklerinde lider konumuna geldiler. İçlerinde gerçekten
sol değerlere inanan, ama aynı zamanda Alevi felsefesi içinde olan
insanlar da var. Yeni kuşak daha da rahat, daha önyargısız büyüyor.
Bu deyişlerin içindeki dinsel unsuru da algılayabiliyor, daha sosyal,
kültürel ya da başkaldıran bir yanını da.
Muhabbet ortamlarının dinî yön çok mu ağırlıklıdır
Gündelik hayatla ilgili hiçbir şey konuşulmaz mı?
Muhabbet muhabbeti açıyor. Bir kişi konuşup da 40 kişi
dinlemiyor. 7’den 77’ye herkes orada. Saz çalınıyor, söz söyleniyor,
şiirler okunuyor, siyaset de konuşuluyor, futbol da... Gece 12’de
iyice içkiler içiliyor, muhabbet coşuyor, derinleşiyor. Ertesi sabah
işe gidecek, ama uyuyamıyor adam. Almanya’da oturan bir arkadaşımız,
Hacı Bektaş’taki postnişine şöyle söylemiş:
“Efendim, bir karar çıkarsanız da, 12’den sonra şu Aleviliği
yasaklasanız, uyuyalım ve sabah işe yetişelim.” (gülüyor)
Alevi ozanlarının zengin dünyası ‘70’lerde Anadolu
rock’a dönüştü. Mesela Mahzuni bir taraftan üretirken, aynı anda
İstanbul’da bir takım gruplar Mahzuni söyleyebiliyorlardı ya
da kendilerini onun gibi ifade etmeye çalışıyorlardı.
Şimdi madem bu demin sürdüğünü söylüyorsun, bu müziğin başka
bir forma, daha şehirli, popüler bir tarza taşınma potansiyeli
var mı?
Türkü barlar çoğaldıkça, Alevi müziğinin daha çok çalındığı,
söylendiği ortamlar olmaya başladı. Rock gitarla, davulla, basla
ya da tek bağlamayla bu müziği icra edenlereni sayısı arttı.
Yeni eserler de fazlalaştı. Ama şöyle bir tuhaflık oluştu:
Temel motifler alınıyor, birbirine yapıştırılıyor,
fakat totalde hiçbir anlam ifade etmeyen, abuk subuk Alevi şiirleri sarıyor
ortalığı. Müzik kısmı belki gelişti, canlandı,
dinamizm kazandı, ama sözel kısım gitgide zayıfladı. Sözün
içindeki mana kayboldu. Sözdeki görünen mananın ötesindeki batın
mana için pişmek gerekiyor. En ünlüsünü örnek vereyim: “Gül yüzlü
gül destim / Pirim ben sana küstüm / Cahille sohbeti kestim / İnan değil
sana kastım.” Şimdi bu ne anlama geliyor Bence bunun pek manası
yok. Pirine küsmüş, ama ona kastı yokmuş... İnsanların
dilinde sakız oldu bu. Bu stilde yüzlerce eser üretildi. Şimdi Alevi
televizyon kanallarında en çok bunlardan dönüyor. İşin bu kısmında
film koptu. 70’li yıllarla bugünü kıyaslarsak, bugünküler seviye
olarak, içerik olarak o zenginlikte ne yazık ki değil.
Geçen yıl, genellikle caz albümleri yayınlayan ECM şirketi
bir bağlama-kemençe albümü yayınladı: “The Wind”de İranlı
kemençeci Kayhan Kalhor ve Erdal Erzincan ikilisine sen de eşlik ettin?
O albümde “Allı Turnam”, “Mevlâm Birçok Dert Vermiş”,
“Kula Kulluk Yakışır mı” gibi tanıdık
melodiler var. Kayhan şu an memleketi İran’da, ama bir dönem Türkiye’de
yaşamış, Kanada’ya Türkiye’den göç etmiş... 80’li yıllarda
İstanbul’da kalırken “Muhabbet” kasetlerini, Arif Sağ
kasetlerini çılgınlar gibi dinlemiş. Erdal’ın bu albüm için
Kayhan’ın yapacağı herhangi müziğe adapte olması çok
daha zordu. Kayhan Türkiye’ye geldi ve Anadolu müziğinin içine girerek,
biraz kendi motiflerini katarak öyle bir albüm ortaya çıktı.
Sen de yetişme çağında çılgınlar gibi dinliyordun
herhalde “Muhabbet” kasetlerini. Aradan 20 yıl geçtikten sonra aynı
albümde buluşmanız ilginç değil mi?
Evet, çok ilginç. Erdal için de aynısı geçerli. O da Arif Sağ’ın
o kayıtlarıyla büyümüş bir insan. Kayhan’ın o
repertuara olan sevgisi ve çalma arzusu hem gururumu okşuyor, hem de
onlarla çalmak hoşuma gidiyor. Ama İranlı bir kemençeciyle Türkiyeli
bir bağlamacının albümünde o bilindik repertuar değil de,
her iki tarafın katkıda bulunduğu çok daha özel şeyler çalınsa
daha iyi olurdu denebilir tabii ki. Kimileri albümü bu açıdan eleştirdi,
ama işin arka planında durum anlattığım gibiydi.
‘80’li yıllardaki “Muhabbet” kasetlerinin yarattığı
dalgaya, uyandırdığı heyecana benzer yeni bir şeyler
var mı bugün Alevi müziğinde?
Fazla yok. Ama son iki yıldaki etkinliklerini, konserlere gelen kalabalığı
ve internette dolaşan videoları düşününce, herhalde en büyük
etkiyi Hasbıhal Topluluğu yaratıyor diyebilirim. Hasbıhal
topluluğunda üç beş müzisyen var ama, yanımızda cemlerde
hizmet yapan birçok arkadaş var. Hasbıhal bir yanda o “Muhabbet”
serilerindeki muhabbet havasını sürdüren bir topluluk, ama diğer
yandan da söylediği her şeyi yaşama geçiren bir yanı var.
Erdal Erzincan, Muharrem Temiz, Cengiz Özkan, Tolga Sağ, Erkan Oğur,
bütün bu insanlar Hasbıhal’le birlikte bir sürü konser verdiler.
Bazen birlikte çalıyoruz. Dolayısıyla Hasbıhal’ın
herkese açık olan bir yanı olduğu için insanlarla paylaşıma
vesile oluyor.
Söyleşinin başında, bazı insanlarla tanışman
sayesinde muhabbet ortamlarına yeniden döndüğünü söyledin. Bu
insanlardan en önemlisi, Hasbıhal’i sürükleyen Dertli Divani mi?
Evet, Dertli Divani hem Anadolu’nun değişik yörelerindeki hem de
yurtdışındaki birbirinden bağımsız insanların
ortak merkezi. Divani Baba bir şekilde hepimizi buluşturudu. Sonuçta
cem yürüten, ama ozanlık vasfı olan genç kuşaktan biri olduğu
için bizim gibi meraklı olan insanlara çok iyi geldi onun varlığı.
Eserlerinde günlük yaşamdaki meselelerden bahsederken, Mahzuni’nin yaptığı
gibi Alevi-Bektaşi şiirinin temel noktalarını alıp bunu
bugünün dünyasının içine katarak söylüyor. Zaten Dertli Divani,
Mahzuni’nin çok sevdiği genç ozanlardan biriydi.
Birlikte pek çok konser verdiğin ve “The Companion” albümünü çıkardığın
İranlı Ali Akbar Moradi’yle ilişkin nasıl başladı?
Irene Melikoff’un “Uyur İdik Uyardılar” diye bir kitabı
var. Lise yıllarında o kitabı çok okuyordum. Ehl-i Hakk’tan sürekli
bahsediyordu. İlk orada okumuştum bu kelimeyi. Zaten Farsçaya, İran
müziğine merakım vardı, İstanbul’a geldikten sonra ilgim
daha da arttı. 2002’de Yunanistanlı Yannis diye, Kürt müziğinin
araştıran etnomüzikolog bir arkadaşım, Ali Akbar
Moradi’yle tanıştıklarından bahsetti. Moradi’nin kayıtlarını
dinlemiştim. Yannis sayesinde Moradi’yle Tarzanca yazışmaya başladık.
İran’la ilgili merakım daha da arttı. Çünkü Hacı Bektaş’ı
pir olarak kabul ediyorlar. Moradi bir şekilde Hacı Bektaş’a
gelmek istiyor, tanımak istiyor buradaki insanları. Ben de İran’a
gitmek istiyorum. Gidip derleme yapıp oradan bir şeyler almak için değil,
direkt arkadaş, dost, onlardan biri olarak gitmek istiyordum.
Nedir bu Ehl-i Hakk inancı?
Aleviliğe çok yakın, senkretik yapıda, heteredoks bir inanç.
Pir olarak Hacı Bektaş’a inanıyorlar, ama İran Kürdistan’ında,
Hacı Bektaş’ın reenkarnasyonu olark kabul ettikleri Sultan
İshak zamanında şekillenmiş bir inanç. Tıpkı
Alevilik gibi onların da tek ibadeti cem. Onlarda, bir cemde okuduğun
bir makamı başka hiçbir yerde okuyamazsın. Moradi’yle çaldığımızda,
cemde okunan repertuara dokunmuyoruz. Tamburu hele bar gibi bir ortamda çaldırmazlar
zaten. Bizde de sazın bir kutsiyeti vardır, dede sazı yapı
olarak tambura çok benzer, ama o kutsiyet gitmiştir, sadece sembolik değer
olarak vardır. İran’da hâlâ Ehl-i Hakk olmayan birisi bile tamburu
eline aldığında öpüyor. Yere öyle alelade bırakmıyor.
Master tezim de, Ehl-i Hakk’ın kutsal sazı tambur üstüne: Bir halk
çalgısının kültürel ve sosyal bağlamda kimliğinin
incelenmesi. Ehl-i Hakk’lar biraz da ses kaydının gelişmesiyle
dışarı açılmış bir topluluk. Dışarıdan
içlerine girmek kolay değil. Şii dünyasından da baskı gören
bir grup, çünkü camiye gitmiyorlar, ceme gidiyorlar. Onların hakkında
da aynı Alevilerde olduğu gibi, mum söndü gibi bir sürü iftira
var. ‘70’lerde Ehl-i Hakk müzisyenleri plaklar kaydetmişler, tepki gösterilmesine
rağmen çok popüler olmuşlar. Bizde deyişler nasıl Türkçeyse
onlarda orijinal kelamlar Kürtçe. Bu plakların onlardan farkı, Farsça
olması ve geleneksel makamlar yerine yeni yazılmış makamların
kullanılması... Tezimde bütün bunlardan yola çıkarak tanbur
sazının, Ehl-i Hakk inancının dışa açılmasındaki
işlevinden ve topluluk içindeki bellekle ilişkili statüsünden
bahsediyorum.
Sonuçta atladın ve İran’a gittin, öyle mi?
2003 yazında uçağa atladım, elimi kolumu sallaya sallaya gittim.
Moradi’ye hediye etmek üzere bir saz almıştım yanıma. Bir
sabah Moradi beni Kirmanşah’ta karşıladı. Kirmanşah
oranın Diyarbakır’ı. İran Kürdistan’ının en büyük
şehri. Bir şeyler öğrenmek istiyorum, sormak istiyorum ama,
onları ürkütmek istemiyorum. Başlarda biraz zor bir durumdu. Ama
beni ailelerinden biri gibi karşıladılar. Bizim köylerden birine
gitmiş gibi oldum. Ben onlara soracağıma onlar bana sürekli soru
sormaya başladı. Her gelen saz çaldırıyor, deyiş
okutturuyor, semah söyletiyor. Bir süre sonra birlikte çalmaya başladık.
Ben aslında sazı ona hediye götürdüm, o çalsın istiyorum.
Moradi de bana tamburla eşlik etmeye çalışıyor. 10-15 gün
boyunca hayatımda çalmadığım kadar bağlama çaldım.
Gece gündüz elimden düşmedi. (gülüyor) Moradi hayatında pek fazla
Alevi deyişi dinlememiş. Bense Ehl-i Hakk müziği epey dinlemiştim.
Mesela Pir Sultan Abdal adını duymamış mıydı?
Hayır, ama Seyid Nesimi’yi ikimiz de ezbere biliyorduk.
Moradi hiç Maraş’a geldi mi?
Daha gelemedi. 2004’te ilk defa Türkiye’ye geldiğinde CRR’ye bir
konser yaptık. O ilk konserimizdi. Moradi ilk kez İran dışından
bir müzisyenle birlikte çalıyordu. Zaten “senden başka kimse
benimle çalamaz” diyor. Çünkü doğaçlamaya müthiş teşne
bir saz çalıyor. O sazla her an her yere girebilir. Anladım ki
konserlerde kesinlikle sağında oturmam lazım. Sağından
sürekli eline bakıyorum. Gittiği perdeye göre ben de oraya kayıyorum.
Kolay değil Moradi’ye adapte olmak. İlk zamanlar, Moradi tamburuyla
olmayacak bir yere girdiğinde, ben ters ters bakıyordum. Bir gün
Moradi beni kenara çekti, “Hata yaparsam kızma, gül” dedi. “Kızarsan,
ben de tedirgin olurum, sen o sırada gül, ben anlarım, başka bir
yere gideriz” dedi. Sık sık repertuarın dışına
çıkıyoruz. Bambaşka bir yere gittiğimizde hep birbirimize gülüyoruz.
Şimdi gülen fotoğraflara baktıkça şaşırıyoruz:
Allah allah, acaba bir hata mı vardı, yoksa gerçekten birbirimize güldük
mü (gülüyor)
Repertuarınızın temel özellikleri neler?
Bakışımız “The Wind” albümünden çok farklı. Yaptığımız,
varolan bir ezgiyi alıp baştan sona çalıp, ona tambur ve bağlama
motifleri katmak değil. Mesela “Ela Gözlü Pirim Geldi”yi çalıyoruz,
ama hiç benzemiyor, çünkü Moradi ona bambaşka bir şey katıyor,
anladığı şekilde yorumluyor. Doğaçlama kısmını
açık bırakıp, bütün melodiler sarmal gibi birbirinin içine geçsin
istiyoruz. Ne Ehl-i Hakk melodisi olsun, ne Alevi melodisi olsun, ne bağlama
olsun, ne tambur olsun, mümkün olduğu kadar serbest bir şeye dönüşsün
istiyoruz.
“Companion”un kayıtlarını nerede, nasıl yaptınız?
“Companion” albümü 2006’da Antwerp’da verdiğimiz konserin kaydı.
Orada Kayhan Kalhor ve Erdal Erzincan’ın da katıldığı
“Türkiye-İran Buluşması” başlıklı bir turne
yapmıştık. O kayıt, turnenin bizim çaldığımız
bölümünden oluşuyor. İranlılar iyi bir kayıda ya da
konsere “bunda hal var” diyorlar. Moradi bu konserde her şeyiyle, çalışla,
söyleyişle, başlangıcıyla, sonuyla bir hal oduğunu düşündüğü
için basalım istedi. “Bu hali stüdyoda tekrar yakalayamayabiliriz”
dedi. Hal dediğimiz şeyin içinde de kendini ifade etme gücü var.
“Bu Dem”deki çalış stilimi etkileleyen bir şey oldu bu.
Ehl-i Hakk’larda dem var mı?
Var, ama cem sırasında değil. Günlük hayatta içiliyor.
Yasak değil mi İran’da?
Yasak. Ama herkes içiyor. Türkiye’de bulamadığın çeşitte
her tür içkiyi her tür ortamda bulma şansın var. Tahran’da ya da
Kirmanşah’ta, her yerde, gittiğim evlerde hemen soruyorlar: “Viski
mi, şarap mı, bira mı” Bira istersen, “Tuborg mu içersin,
Efes mi, Carlsberg mi” Türkiye’de kimse bana bu soruyu sormadı bugüne
kadar. (gülüyor) Çok rahatlıkla içkiye ulaşma şansın
var. Genellikle Irak’tan kaçakçılar getiriyor. Moradi her sene üzümünü
alıp kendi evinde şarabını üretiyor. Dışarıda,
kamusal alanda tabii ki yasak, ama evlerde insanlar içiyor.
“Persepolis” filmindeki gibi ev baskınları olmuyor mu?
Son zamanlarda yokmuş. Jafar Panahi’nin “Crimson Gold” filminde
şu vardı: Polis parti verilen evlere girmiyor ama, partiden çıkanları
kapıdan alıp götürüyor. Ama benim bulunduğum ortamlarda
kimsenin bir korkusu yoktu. Çok avangard, çok uçuk parti ortamlarının
olduğunu İran’da herkes biliyor. Batı müzikleri çalınan
çok sosyete, yazarların, çizerlerin, sinema oyuncularının olduğu
partilere de gittim, daha geleneksel müzik yapan insanların evlerindeki
partilere de gittim. Hepsinde içki vardı. Hepsinde müzik vardı.
İran partilerinde, eğer yemekliyse, mutlaka kelle paça yapılıyor.
Moradi siyasi açıdan nasıl biri?
Muhalif bir insan. Bir zamanlar marksistmiş, sol harekete de bulaşmış.
Ama oradaki Ehl-i Hakk’lar buradaki Aleviler kadar siyasi hayatın içinde
aktif rol almamışlar. Moradi yaşça benden büyük, 57 doğumlu,
ama onunla arkadaş gibiyim. Oğulları benden küçük, onlar da
kardeşim gibi… Çalarken hepimiz bir aile, tek bir vücut gibiyiz.
Moradi, adının niye Ulaş olduğunu biliyor mu?
Bilmez olur mu Daha ilk gün tanıştığımda söylemiştim
Ulaş’ın manasını. Ulaş Bardakçı diye bir
devrimci vardı ve “Che gibi biriydi” diye anlattım. “Güzelmiş”
dedi. “Üstelik Hacı Bektaş’lıdır” deyince daha da çok
hoşuna gitti. (gülüyor)
Söyleşi: Derya Bengi, Şahan Nuhoğlu
Roll Dergisi, sayı: 131, Temmuz 2008



